|
|
#1 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Güzel Bir Yorum Mutlaka Okuyunuz
Arkadaşlar biraz uzunca bir yazı ama mutlaka ama mutlaka okumaya değer.
Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini... Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam, "Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar, "Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış. Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp, "Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince, "Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. "Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam, "Ben terziyim" yanıtını alınca "Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş. Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş. Ve başlamış anlatmaya: "Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..." Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş... Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle..
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal tıraşı olmak için berbere
gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı... Berber: "Bak ben senin söylediğin gibi Allah'ın varlığına inanmıyorum." Adam: "Peki neden böyle diyorsun?" Berber: "Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı,hasta insan olur muydu,terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimse acı çektirmez,birbirini üzmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum..." Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki tıraş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü. Adam: " Biliyor musun ne var, bence berber diye birsey yok" Berber: " Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim." Adam: " Hayır, yok. Çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı." Berber: "Himmm... Berber diye bir şey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?" Adam: " Kesinlikle doğru! Püf noktası bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa,bu gitmeyenlerin tercihi. İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!"
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Bunu yapabilecek kaç kişi var dünyada?Mutlaka okuyun..
Yıllar önce Stanford Hastanesi'nde gönüllü olarak çalışan biri zaman, çok ciddi ve az rastlanan bir hastalığa yakalanmış Liza adında bir kız tanıyor. İyileşmesi için bir tek yol vardı, beş yaşındaki erkek kardeşinden kan nakli yapılması gerekiyordu. Erkek kardeşi aynı hastalığın üstesinden gelmişti ve vücudunda hastalığı yenebilecek antikorlar oluşmuştu. Doktor bu durumu Liza'nın erkek kardeşine açıkladı ve ona ablasına kan vermeyi isteyip istemediğini sordu. Küçük çocuk bir an tereddüt etti ve derin bir nefes aldıktan sonra, "Evet, eğer Liza kurtulacaksa veririm" dedi. Kan nakli yapılırken, küçük çocuk ablasının yanındaki yatakta yatıyor ve ablasının yanaklarına renk geldikçe bizimle birlikte gülümsüyordu. Sonra yüzü sarardı ve yüzündeki gülümseme kayboldu. Başını kaldırıp doktora baktıktan sonra titreyen bir sesle, "Hemen mi öleceğim?" diye sordu. Anladık ki yaşı çok küçük olduğu için, doktorun sözlerini yanlış anlamış ve kanının tümünü ablasına vermesi gerektiğini düşünüp onu kabul etmişti.
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
birkaç yıl önce çanakkalede çıkan bi şehit cesedi
birkaç yıl önce çanakkalede bi adam tarla sürerken galiba; arabasına bişe takılmış ve bakınca matara olduğunu görmüş biraz uğraşınca ordan cesed çıkmış üstünde saatte varmış saatle matarayı almış adamı gömmüş gece rüyasına girmişve neden onları benden aldın matara ile abdest alır saatle de namaz vakitlerine bakardım demiş onları geri koy demiş ve adam ertesi gün mezarına koymuş. Ben çok duygulandım eminim sizdede etkisi olur
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Yaşamaya zaman ayırın,
Zira zaman bunun için yaratılmıştır. Çalışmaya zaman ayırın, Başarının bedeli budur. Düşünmeye zaman ayırın, Güçlü olmanın kaynağı budur. Çevrenize nazik davranmaya zaman ayırın, Mutluluğa giden yol budur. Etrafınıza bakmaya zaman ayırın, Günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır. Gülmeye zaman ayırın, Ruhunuzun müziği budur. Çocuklarınızla oynamaya zaman ayırın, Zevklerin en büyüğüdür. Terbiyeli olmaya zaman ayırın, İnsan olabilmenin sembolü budur.
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Her rüzgâr savuracak bir toz bulur.
Her hayal yaşanacak bir can bulur... Her düş gerçekleşecek bir umut bulur... Kolay bulunmayan tek şey güzel bir dostluktur... Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik... Ama basit bir sanatı unuttuk... İNSAN gibi yaşamayı biliyor muyuz? Zengin; çok mala sahip olana denmez, zengin kalbi olana denir. Kalp zenginliğinden mahrum olan kimse, ne kadar geniş servete sahip olursa olsun yine fakirdir. Tamamı ve hırsı sebebiyle de halk nazarında hakirdir. Kalbi zengin olan kimse de ne kadar fakir olsa herkesin nazarında muhteremdir Paylaşacak dostlarınız yoksa iyi şeylere sahip olmanın bir zevki yoktur Dost dediğin, sevilecek biri olmadığı zamanlarda bile seni sevmeli. Sarılacak biri olmadığı zamanlarda bile sana sarılmalı, dayanılmaz olduğun zamanlarda bile sana dayanmalı,dost dediğin fanatik olmalı,bütün dünya seni üzdüğünde bile sana moral vermeli,güzel haberler aldığında seninle dans etmeli ve ağladığında seninle ağlamalı, ama hepsinden daha çok, dost matematiksel olmalı! Sevinci çarpmalı, Üzüntüyü bölmeli, Geçmişi çıkartmalı, Yarını toplamalı... Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı Sevgiye herzaman yeri olan yüreği kocaman dostlara Allah gerçek dostları başımızdan eksik etmesin...
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
HER İŞTE BİR HAYIR VARDIR...
Bir zamanlar Afrika'daki bir ulkede hukum suren bir kral vardi..... Kral, daha cocuklugundan itibaren arkadas oldugu, birlikte buyudugu bir dostunu hic yanindan ayirmazdi. Nereye gitse onu da beraberinde gotururdu.... Kralin bu arkadasinin ise degisik bir huyu vardi. Ister kendibasina gelsin ister baskasinin, ister iyi olsun ister kotu,her olay karsisinda hep ayni seyi soylerdi:"Bunda da bir hayir var!"Bir gun kralla arkadasi birlikte ava ciktilar. Kralin arkadasitufekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ates ediyordu.Arkadasi muhtemelen tufeklerden birini doldururken bir yanlislik yapti ve kral ates ederken tufegi geriye dogru patladi ve kralinbas parmagi koptu.Durumu goren arkadasi her zamanki, herzamanki sozunu soyledi:"Bunda da bir hayir var!" Kral aci ve ofkeyle bagirdi:"Bunda hayir filan yok! Gormuyor musun, parmagim koptu?"Ve sonra da kizginligi gecmedigi icin arkadasini zindanaattirdi.Bir yil kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yasadigive aslinda uzak durmasi gereken bir bolgede birkac adamiylabirlikte avlaniyordu. Yamyamlar onlari ele gecirdiler vekoylerine goturduler. Ellerini, ayaklarini bagladilar vekoyun meydanina odun yigdilar. Sonra da odunlarin ortasinadiktikleri direklere bagladilar. Tam odunlari tutusturmayageliyorlardi ki, kralin basparmaginin olmadigini farkettiler.Bu kabile, batil inanclari nedeniyle uzuvlarindan biri eksikolan insanlari yemiyordu. Böyle bir insani yedikleri takdirdebaslarina kotu olaylar gelecegine inaniyorlardi. Bu korkuyla,krali cozduler ve saliverdiler. Diger adamlari ise pisirip yediler.Sarayina dondugunde, kurtulusunun kopuk parmagi sayesindegerceklestigini anlayan kral, onca yillik arkadasina revagordugu muameleden dolayi pisman oldu. Hemen zindana kostuve zindandan cikardigi arkadasina basindan gecenleri bir biranlatti. "Hakliymissin!" dedi. "Parmagimin kopmasinda gercekten de bir hayir varmis.Iste bu yuzden, seni bu kadar uzun sure zindanda tuttugumicin ozur diliyorum. Yaptigim çok haksiz ve kotu birseydi.""Hayir" diye karsilik verdi arkadasi. "Bunda da bir hayir var.""Ne diyorsun Allah askina?" diye hayretle bagirdi kral. "Bir arkadasimi bir yil boyunca zindanda tutmanin neresinde hayir olabilir.."Dusunsene, ben zindanda olmasaydim, seninle birlikte avda olurdum, degil mi?" Ve sonrasini dusunsene?
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
İYİ AVUKAT ADAMI İPTEN ALIR!..
KARAR İDAM.. Yer İngiltere. Birkaç yüzyıl öncesi. Adamın biri cinayetten içeri atılır. Bir avukat bulunur adama. İlk görüşmelerinde avukat "Merak etme seni kurtaracağım" der. Adam da avukata güvenir ve mahkemeye çıkar. Karar ise idamdır!.. Adam doğal olarak avukatına kızar, köpürür. "Hani beni kurtaracaktın? " der. Avukat da "Sen merak etme. Bu daha bir şey değil. Temyiz var. Seni kurtaracağım" yanıtını verir. Dava temyize (karar düzeltmeye) gider. Ama, mahkemenin verdiği idam kararı bozulmaz, tersine onaylanır! Adam yine avukatına döner ve sorar: "Hani temyizde beni kurtaracaktın? " Avukat gayet sakin biçimde, "Dur daha, bu karar Avam Kamarası'nda oylanacak. Seni kurtaracağım" der. MECLİS DE ONAYLAR.. Dava Avam Kamarası'na (Meclis'e) gider, ama orada da idam onaylanır!.. Daha sonra Lordlar Kamarası ve Kraliçe de idamı onaylar, adam kurtulamaz. Kraliçenin onaylaması ile darağacı kurulur, adamı sandalyeye çıkarır, boynuna ipi geçirirler. Bu sırada avukatı ile göz göze gelen adamın öfkesi bakışlarına yansımıştır. Avukat ise hâlâ son derece sakindir. Gözleriyle işaret ederek, merak etmemesini, onu kurtaracağını anlatmaya çalışır. Adamın ise artık umudu kalmamıştır. Cellat gelir, adamın altındaki sandalyeyi iter ve talihsiz adam boynuna geçirilen ipte sallanmaya başlar. AVUKAT KOŞMAYA BAŞLAR.. O sırada avukat, kalabalığı yararak darağacına doğru koşmaya başlar. Merakla ne yapacağını anlamaya çalışan celladı bir hamlede geçer, ipi keserek adamı kurtarır. Doğal olarak ortalık karışır, bu kez hem idam mahkûmu hem de avukatı yakalanır. Avukata bunu neden yaptığı sorulunca yanıtı şöyle olur: "Bu adam idam mahkûmuydu. Siz de onu idam ettiniz. Adamın ölüp ölmemesi siz ilgilendirmez. Kanunda 'idam edilir'yazıyor. 'İdam edilerek ÖLDÜRÜLÜR' yazmıyor. İdam gerçekleşmiştir!.." Bu sözler üzerine adamı tekrar idam etmeye cesaret edemeyen yetkililer konuyu Kraliçe'ye iletirler. Kraliçe, zekâsından dolayı avukatı kutlar ve adamı affeder. Bu olaydan sonra, ilgili kanun maddesi değiştirilerek "İdam edilerek ÖLDÜRÜLÜR" biçiminde yeniden düzenlenir. Yazar Hulki Cevizoğlu
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Bir gün
susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama gönderirdi. Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim. Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. 'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım? Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş.Bu adam benim herhalde.' dedi. Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim. O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi. Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi. Heyecanla başladım anlatmaya.Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye. Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi Farkında' Olmalı İnsan...Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı Ömür Dediğin Üç Gündür, Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür, O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#11 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Eşini 1998 Yılında Kaybeden bir adamın yani aşığım diyenlere ders alınacak bir hikaye
Karımı 1998 in sonbaharında kaybettim... Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik. Karim, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, "Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri" derdi.. Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı. 97'in bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım. Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: "Biliyorum" dedi. İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine... Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim. - A. - R. - K. - A. - S. - I. - N. Gerisi için yılları yetmemişti. Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm. İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı. 1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden su sözler çıktı: "14 Mart 1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/ Söylemene gerek yok, biliyorum..." 2002'deyiz. Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor. İçim acıyor simdi. Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor... Seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et, çünkü; aşk sessiz, sevgi dilsizdir...
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#12 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
İster Evli Olun İster Bekar Mutlaka Okuyun
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti. Alaycı bir ses tonuyla: -Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu. -Hayır çikolata parası lazım! Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. "Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor" diye düşündü. - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz? - Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız. Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı. -Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız? -Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim. - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın? - Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum. -Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla. -O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever. Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acabasöyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü. -Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı. - Ben dilenci değilim. Işim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım. Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi. -Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına. -Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban? -Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar. -Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ? -Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim. -Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun. -Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı. -Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin. -Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem. - Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun.Para mı acaba bizi mutsuz eden? -Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan. -Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur? -Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur. -Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ? -Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor. -Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir? -Küçük kızı severek. -Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ? -Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin. -Nasıl yani ? -Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi? -Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. -Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim. -Işte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.- Hiç kavga etmezmisiniz siz? -Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana. -Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda. -Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler. -Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum. -Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin. -Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum. -Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu. Adam ayağa kalktı. -Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur. Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı. -Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi. -Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi. Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı., sonra eşinin önüne koydu. -Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.Inci hiç konuşmadı. -Sorsana "niye" diye.. Inci kızgın kızgın: -Niye? Diye sordu. -Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı. -Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım. -Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu her zaman beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" -Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın. -Özür dilerim seni kırdığım için. Sonra Bülent yere diz çöktü. -Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.Inci kıkır kıkır gülmeye başladı. -Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi. Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#13 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
SANA YENİ BİR DÜNYA GEREK!
Fatalizm, kadercilik ve yazgıcılık aynı anlamda kullanılan terimlerdir. Bütün olguların, olayların, durumların önceden belirlendiği ve asla değiştirilemeyeceği tezinden yola çıkarak insan iradesini yok sayan bir felsefi görüşü anlatır. İlginçtir, bu akımı savunanlar, irade yok sayılırsa inanmanın ya da inanmamanın bir anlamı kalmaz, diye düşünmemişler. Kuşkusuz çarpık bir düşüncedir kadercilik, bu nedenle şiddetle eleştirilmiş ve yıpratılmıştır. Günümüzde adı anılmaz olmuştur artık. Oysa doğru kader inancına sahip bir insan, “Nasılsa kaderim değişmeyecek, ne yapsam nafile, çalışmak anlamsız” deyip oturamaz. Hiçbir gayret göstermeden beklemek tevekkül değil, tembelliktir. İradesini kullanır, sebeplere teşebbüs eder, çalışır, çabalar, sonra da elinden gelen her şeyi yapmış olmanın gönül rahatlığıyla sonucu bekler. Çünkü bilir ki, insan seçim yapabilir, çaba harcayabilir ama sonucu yaratamaz. Bu konuda eli kısadır. Bekleneni vermek ya da vermemek Rahmanın iradesine bağlıdır. Fakat çoğunlukla çalışıp çabalama biçimindeki duanın sonuçsuz kalmayacağını da bilir. Mesela, tarlasını sürer, eker, sular ve bekler. Bilir ki, bitkileri yaratmak yaratıcının elindedir. Evet, yeri gelince, “Kaderim böyleymiş” demeyi de bilir. Ne zaman olur bu? Başına bir bela geldiğinde, olaylar olup bittikten sonra, başka bir deyişle, elinden hiçbir şey gelmediği, sonucu asla değiştiremeyeceği durumlarda. “Kader” der, teslim olur. Bu teslimiyet, ümitsizliğin, karamsarlığın ve üzüntünün ilacıdır. Yoksa günah işleyen bir adam, “Kaderimde günah işlemek varmış, ne yapayım, ben hep böyle yaşamaya mecburum” diyemez. Tembel bir talebe, “Belli oldu, tembellik benim kaderimmiş” deyip oturamaz. Çünkü insan geleceği önceden bilemez. “İnananlar kadercidir” diyen adam, ya kadere imanın ne olduğunu bilmiyor, ya da biliyor ama iftira ediyor. Sahih kader inancıyla kimi inananların kendine özgü yanlış tavrı birbirine karıştırılmamalı. Sözün kısası, inanmış kişi kaderin ve iradenin tanımı gereği “kaderci” ya da “yazgıcı” değildir, ancak “kadere iman etmiş” bir insandır. Bu ince farkı görmek gerekir.
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#14 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.
Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar 'BUGÜN EN IYI ARKADASIM BANA BIR TOKAT ATTI.' Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler.Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır: 'BUGÜN EN IYI ARKADASIM BENIM HAYATIMI KURTARDI.' Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazın ama şimdi kayaya kazıyorsun.NEDEN? Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir:'Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.' 'INCINMELERINIZI KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ IYILIKLERI KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENIN.' Denilir ki özel birini bulmak bir dakikanızı alır,onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur,onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#15 (permalink) | |
|
GENÇ ÜYE
Üyelik tarihi: Jun 2009
Mesajlar: 208
![]() |
Alıntı:
peki mustafa abi çok güzel gerçekten paylaşım için teşekürler
|
|
|
|
|
|
|
#16 (permalink) |
|
Üye
Üyelik tarihi: Jun 2009
Mesajlar: 47
![]() |
Eşini 1998 Yılında Kaybeden bir adamın yani aşığım diyenlere ders alınacak bir hikaye
Karımı 1998 in sonbaharında kaybettim... Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik. Karim, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, "Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri" derdi.. Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı. 97'in bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım. Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: "Biliyorum" dedi. İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine... Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim. - A. - R. - K. - A. - S. - I. - N. Gerisi için yılları yetmemişti. Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm. İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı. 1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden su sözler çıktı: "14 Mart 1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/ Söylemene gerek yok, biliyorum..." 2002'deyiz. Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor. İçim acıyor simdi. Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor... Seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et, çünkü; aşk sessiz, sevgi dilsizdir... Mustafa Hocam ellerinize sağlık... Bütün yazıları okudum ama bu yazı beni derinden sarstı. Gerçektende duygu yüklü acıklı bir hikayeydi. Yeni yazılarınızı burada bekliyor olacağım... |
|
|
|
|
|
#17 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Abdurrahman bey!
Gerçekten çok güzel bir paylaşım emeğinize sağlık zaman ayırıp okuduğunuz için.
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. Konu mustafakanal tarafından (02-09-2009 Saat 00:48 ) değiştirilmiştir. |
|
|
|
|
|
#18 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Hayatım boyunca, duyduğum en güzel hayat hikayelerinden bir tanesi;
Lütfen ama lütfen, okumadan geçmeyiniz. HERKESİN BİR HİKAYESİ VARDIR.... Unlu basketbolcu Hidayet Turkoglu esiyle birlikte,İstanbul'da Eminonun de geziyordu. Önce akvaryumculari dolastilar, Kapalicarsi, Nuriosmaniye, Yerebatan Sarnici, Ayasofya, Sultanahmet, Topkapi Sarayi, Gulhane Parki derken, Yeni Caminin onune kadar geldiler. Orada bagira bagira simit satan bir cocuk vardi. Basketbolcu birden durakladi... Sonra simitciye yaklasti: - Simit'in ne kadar koç ? - 300 bin abi.Citir citir.... - Tezgahta kac simit var ? - 70-80 tane var herhalde... - Hepsini alsam ne tutar ? - Seksen desek 24 milyon. - Al sana 30 milyon... Farzet ki hepsini aldim... -Sagol abi... sagol... Basketbolcu uc onluk cikartip simitcinin onune birakti. Esi saskindi. Üç bes adim yurumuslerdi ki esine yaklasip fisildadi. - Hidayet sen deli misin ? - Yooo - Peki yemedigimiz simitlerin parasini niye verdin ? - Bosver sorma. - Diyelim ki soruyorum. Hem de israrla soruyorum. - Oyleyse soyleyeyim. - Lutfedersiniz beyefendi. - Tablanin kenari dikkatini cektimi ? - Hayir. - Baksan gorecektin. Tahtaya bir isim kazinmisti. - Nasil bir isim ? - Hidayet ! - Yoksa ? - Evet o tezgah, eskiden benimdi. Bu hikayeyi Hidayet TÜRKOĞLU TV8 de katildigi bir programda kendisi anlatmistir..
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#19 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
İLGİNÇ HEMDE ÇOK
Ilginc, insan eğerki 10 milyonu sadaka verecek olsa bu miktari çok bulur ama 10 milyon ile magazadan birsey almaya gitse alacak birsey bulamaz... Ilginc, insan 10 dk zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir... Ilginc, bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç dk uzaması hiç de hoşuna gitmez... Ilginc, İnsan duydugu dedikoduya hemen inanır ve kabullenir ama kesin dogru oldugunu bildigi birseyi inat ederek hemen kabullenmez... Ilginc, insan camide bir saat ibadet ederek vakit gecirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun icin çabucak gecer... Ilginc, insan namaz kılarken,ibadet esnasında dünyevi konuları düşünmeyi sever ama normalde Islamiyet'i düşünmekten kaçınır... Ilginc, insana bir sureyi veya surenin anlamını okumak zor gelir ama bir romanı okumak onun için kolaydır... Ilginc, insan konserde ilk sıralarda olmak icin çaba sarfeder ama camide ilk sıralarda olmak icin çaba sarfetmez. Ilginc, Aksine namazin sonunda hemen çıkıp gideyim diye son sıralarda olmak ister Ilginc, bir ayet ya da hadis ezberlemek insanin zoruna gider ama müzik listesi top 10'da olan şarkilarin hepsini ezbere bilir... İlginc, insan ajandasinda bir dini toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık işler için çok zaman bulur İlginc, insan İslami konuları dinlemeyi ve anlatmayı zor bulur ama dedikoduları dinlemeyi ve anlatmayı çok sever Ilginc, insan CENNET'e gitmeyi ister ama hiçbir sey yapmadan... İlginc, insan hergün birilerinin ölüm haberini alır, ama yine de kendisinin de birgün öleceğini düşünmez... İlginc, insan hergün birgün çürüyecek vücudunu daha formda tutmak icin yediklerine dikkat eder, cildine bakım yaptırır ama asla çürümeyen ruhu ve kurtuluşu için hiç dikkat etmez... İlginc, insan hergün saçma sapan şeyleri etrafına gönderir ama bunun gibi düşündünücü postaları paylaşmaz... Önce kendi nefsim için İLGİNÇ ve de çok GARİP
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
|
|
#20 (permalink) |
|
Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Nizip
Mesajlar: 1,807
![]() |
Peygamber efendimiz demiştir ki birisi öldüğünde akrabaları cenaze işleriyle meşgul iken, son derece güzel bir kişi gelir mevtanın başının yanında durur.
Kefenlendiğinde kefen ile merhumun göğsü arasına girer. Definden sonra herkes evine döner. Münker ve Nekir adlı iki özel melek gelir, öleni kişisel mahremiyet içerisinde imanı hakkında sorgulayabilmek üzere göğsünde duran güzel kişiyi ayırmaya çalışır. Güzel kişi der ki: "O benim refakatim, O benim dostumdur, hiçbir şekilde Onu yalnız bırakmam. Eğer siz sorgulama için görevlendirildiyseniz, görevinizi yapınız. Onun cennete girmesini kabul ettirinceye kadar terk edemem.'' Sonra ölmüş arkadaşına döner der ki, "Ben, bazen yüksek sesle bazen de kısık sesle okuduğun Kur’anım. Endişe etme, Münker ve Nekirin sorgusundan sonra üzüntü duymayacaksın.'' Sorgulama bitince güzel kişi Onun için Meleul Aladan (semadaki meleklerden) misk kokusuyla bezenmiş bir döşek hazırlar. HADİS; Allahın Resulu (SAV) demiştir ki: Hesap gününde ne bir Peygamber, ne de bir melek, Allahın indinde Kur’andan daha imtiyazlı bir şefaatçi olamayacaktır.
__________________
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| arası, çoban, ermiş, etkileyici, ezanla, güzel, hikayeler, kadardır!, mutlaka, namaz, okuyunuz, ömür, yorum |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|